Olumsuzluklar ıslah edilecekse birilerine ucu değmeli

Yaşanan sürece baktığımızda sorunların, yanlışlıkların, baskıların, zulüm ve haksızlıkların gök gürlemesi gibi gündeme getirilip toplumu sarsması için mutlaka belli bir kesime mensup kişilerin mağdur olması gerektiğini görüyoruz.

Sanıkların tutuklu yargılanmaları eskiden beri genel kural iken hiç kimse kaçma ve delilleri karartma endişesi yokken insanlar neden böyle hapse atılıyor, birçokları sonradan berat ettikleri halde haklarını alamıyor diye itiraz etmiyordu, geleneksel düzen sürgit devam ediyordu…

Ne zaman ki belli kesime ait insanlar da aynı uygulamaya tabi tutuldu, hukukçular ortalığa düştü, insanların kaçınılmaz durumlar söz konusu olmadıkça tutuksuz yargılanmalarının kanun gereği olduğunu yeri göğü inleterek anlatmaya başladılar.

Böylece dünya âlem herkes anladı ki yargılanmak için illa da tutukluluk gerekmiyor. Kaçma ve delilleri karartma ihtimali yoksa herkes tutuksuz yargılanabilir. Tutuklu yargılama kural değil, istisnai bir durum imiş.

Bir kısım medya mensupları basın faaliyeti ile alakası olmayan birtakım suç isnatları ile yargılanmaya başlayınca basın özgürlüğü konusu büyük bir yaygara ile gündemi esir almaya başladı. Oysa bizzat basın faaliyeti nedeniyle nice gazeteci, yazar, fikir adamı cezaevlerinde çürürken konu etkili şekilde gündemde yer almıyordu.

Demokratik hak ve özgürlükler, insan hakları gibi kavramlar belli kesimi de mahrum bırakacak duruma gelmeden toplumu sarsacak şekilde asla gündem oluşturmuyordu.

Ergenekon Davası gibi yargılamalarda belli kesime mensup insanlar da mağdur edilinceye kadar sadece hukukun üstünlüğüne vurgu yapılırken ondan sonra yargının siyasallaşması kavramına vurgu yapılır oldu.

Yargı Millî Görüş partilerini kapatırken, sadece muhasebeyi ilgilendiren harcamalardan ötürü kayıp trilyon davası icat edilip lideri hapis cezası ile ömür boyu siyasi yasaklı yapılırken kimse yargının siyasallaşması diye bir kavramından haberdar değildi.

Nitekim CHP’nin gerçek anlamda bir kayıp trilyon olayı ortaya çıkınca bu sadece basit bir muhasebe sorunu olarak değerlendirildi. Bu açık çelişki karşısında bile yargının siyasallaşması kavramından söz edilmedi.

Yaşananlardan açıkça görüldü ve anlaşıldı ki rejimin kurucu iradesini temsil eden azgın azınlık mensupları bir konuda mağdur veya mahrum edilmeden o konuda herhangi bir ıslahat girişiminde bulunulamaz.

Eğer bir konuda sıkıntı varsa ve ıslah edilmesi gerekiyorsa mutlaka ucu bu kesime mensup insanlara dokundurulmalıdır. Bu takdirde yaygaralar koparıp sorunu ülke gündemine getiriyorlar, çözümünü kaçınılmaz kılıp operasyona ortam hazırlıyorlar.

Bu ülkede yargının ıslah edilmesi mi gerekiyor? Birkaç tane mütegallibe azınlık mensubunu içeri tıkacaksınız; gerekli düzenlemeleri yapmanın önünde engel kalmaz.

İnsan hak ve özgürlüklerini kâmil manada geliştirmek mi istiyorsunuz? O halde azınlık oligarşisine mensup birtakım kişi ve kurumları mağdur etmeniz gerekir. Sonrasında engel çıkarmak bir yana herkes elinden gelen desteği sunar.

Geriye dönülüp bakıldığında bu yöntemin fazlasıyla uygulandığını açıkça görürsünüz…

12 Mart 1971 Muhtırası ile bu kesime ait kişiler mağdur edilince askeri müdahaleler tu kaka edilmeye başlandı. Bülent Ecevit kontrgerilla diye ortalığı velveleye verdi.

Arkasından 12 Mart Muhtırasında imzası olan Faruk Gürler Genelkurmay Başkanı iken geleneğe uyarak boşalan Cumhurbaşkanlığı koltuğuna talip olunca kıyamet koptu. Meclis’in etrafını tanklarla çevirdiği halde Genelkurmay Başkanı değil bir emekli amiral olan Fahri Korutürk iktidar ve muhalefetin ittifakıyla Cumhurbaşkanı seçildi.

Demek ki sanıldığı gibi askeri vesayet salt ordunun elindeki bir imkân değildi.

12 Eylül 1980 Darbesini nasıl hararetle istediklerini Kenan Evren daha önce yazılanları, çizilenleri bir araya getirip kitaplaştırarak kamuoyuna aktarmak istedi ama bu kitabı bulmak bile mümkün olmadı; kararttılar, gözlerden, dikkatlerden kaçırdılar.

Eğer bugün ülkede bir askeri vesayet kavramından söz edilebiliyorsa ve bir darbe karşıtlığı varsa bunu 12 Eylül yönetiminin bu azgın azınlığı mağdur edip bazı konularda mahrum bırakmasına borçluyuz.

Hatta 1980 öncesi anarşi Abdi İpekçi’yi hedef alıncaya kadar çok ciddiye alınmadı. Ne zaman ki anarşi o kesimden de can almaya başladı ancak o zaman kökünün kazınması için ellerini taşın altına koydular.

Açıkçası Türkiye’de hangi sorun yaşanıyorsa bunun ucu rejimin kurucu iradesini temsil eden Sabetayist unsurlara değmedikçe ıslahı mümkün olmaz. Çünkü bu sorunları bizzat oluşturup yararlanan o kesimdir!

Türkiye bu gerçekliği keşfettiği içindir ki süratle sorunlarını çözüyor. Bu sayede demokratikleşiyor, insan hak ve özgürlükleri gelişiyor, suç örgütleri, yolsuzluk yapılanmaları bir bir ortadan kaldırılıyor.

Son günlerde gündemi sarsan şike olaylarının tam göbeğinde kim var sanıyorsunuz?

Sayı: 670

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Vahit Şekerci - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak El-Aziz Gazetesi Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan El-Aziz Gazetesi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA), Anka Haber Ajansı (ANKA) tarafından servis edilen tüm haberler El-Aziz Gazetesi editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı El-Aziz Gazetesi değil haberi geçen ajanstır.



Anket 2023 seçimlerinde hangi vaade oy vereceksiniz?