HER TAŞIN ALTINDA YAHUDİ

Tasfiye sürecine sokulan hile rejimi ve köle düzeni statükosunun direnişçileri bu defa tiyatro sanatçılarını cepheye sürdüler

Ülke, millet ve din düşmanı sanat olmaz;

HER TAŞIN ALTINDA YAHUDİ

Tasfiye sürecine sokulan hile rejimi ve köle düzeni statükosunun direnişçileri bu defa tiyatro sanatçılarını cepheye sürdüler… Büyükşehir Belediyesine bağlı İstanbul Şehir Tiyatroları sanatçılarını -yapılan yönetmelik değişikliğini protesto etmek gerekçesiyle- sokağa döken zümre oligarşisi odakları AKP iktidarı karşısında yeni bir cephe açarak statükonun devamı için direnişe çalışıyorlar.

İstanbul Şehir Tiyatroları içerisinde yuvalanan ülke, millet, din ve ahlak düşmanı zihniyetin özgür sanat demagojisini paravan yapıp kendini kamufle ederek asıl yapmaya çalıştığının büyük Müslüman çoğunluk üzerinde kurulu azgın azınlığa dayalı hile rejimi, köle düzeni statükosunun yıkılışına karşı direnmek olduğunu erbabı çok iyi bilmektedir.

Koca Osmanlı İmparatorluğunu batılılaşma, çağdaşlaşma, uygarlaşma adına milletimizin karşısında 1000 yıl İslam’ı, mukaddes değerlerini, savunduğu vahşi Haçlı Batının dümen suyuna sokarak dağıtan ve Türkiye Cumhuriyetini zümre oligarşisi olarak kuran işbirlikçi azınlığın temel karakteristik özelliği din ve ahlak düşmanlığıdır.

İstanbul’u yeniden Bizanslaştırmak, Anadolu’da İslam’ın kökünü kazıyarak, Müslümanları asimile ederek eski ilkel paganist uygarlıkları diriltmek için Fransız tipi jakoben bir baskıcı rejim inşa eden kurucu irade aslında İzmirli Kabalacı haham Sabetay Sevi’nin müritlerinin oluşturduğu okült Sabetayist Yahudi toplumuna aittir.

Cumhuriyet döneminin prestij kuruluşlarına Etibank, Sümerbank isimlerinin verilmesi ve Hitit Güneşinin başkent Ankara’nın amblemi yapılması, Ergenekon efsanesinin Türklerin tarihi diye lanse edilip Şamanist bir toplum oluşturma çabaları Selçuklu ve Osmanlı İslam medeniyetinin izlerinin silinmesine yönelik Siyonist projenin gereğiydi.

Çünkü Lozan Anlaşması görüşmelerinde İsmet İnönü’ye danışmanlık yapan Mısır hahamı Haim Nahum’un belirlediği ilkeler temelinde Türkiye Cumhuriyeti bir gizli Yahudi devleti olarak kuruldu. Bu yüzden ABD’li bir Siyonist “Biz Yahudiler, 20. Yüzyılın ilk yarısında iki tane Yahudi devleti kurduk: Türkiye ve İsrail” demiştir.

Süleyman Arif Emre SİYASETTE 35 YIL adlı kitabında şöyle bir anekdota yer vermektedir: Uluslararası bir toplantıda bir sözcü “Dünyada 4 devlet Yahudiler tarafından doğrudan yönetiliyor. Bunlar ABD, Fransa, Türkiye ve İsrail’dir” derken oturumu izlemekte olan Türk diplomatlar itiraz etmemişlerdir!

Olayı özetlemek gerekirse, Orta Asya’dan göç edip Anadolu’ya gelerek Söğüt kasabasına yerleşen Türk KayıAşiretinin kurduğu Osmanlı Devleti; İspanya’dan göç edip Balkanlara gelen ve Selanik’e yerleştirilen SefaradYahudileri tarafından içeriden ele geçirilmiştir.

Osmanlı İmparatorluğu’nun zirvede olduğu dönemde Kanuni Sultan Süleyman ile birlikte Manisa’da çocukluk arkadaşı olarak yetiştirilen ve sadrazam yapılan İbrahim Paşa Yahudi idi. Köprülüler devrinin sadrazamları da Yahudi idi. Yahudiler Osmanlı Sarayında hiç eksik olmamışlardır.

En sonunda Selanik’te gizli bir siyasi örgüt olarak İttihat ve Terakki Cemiyetini kurarak Osmanlı Devleti’nin önemli merkezlerinde şubelerini açıp örgütleyen Sabetayist Yahudi unsurlar; 31 Mart İrtica Vakasını bastırma gerekçesiyle Hareket Ordusunu oluşturarak trenle başkent İstanbul’a gönderdiler. Ancak Hareket Ordusu tam aksine 31 Mart İrtica Vakasının hedefindeki sarayı kuşatarak Sultan II. Abdülhamit’i tahttan indirdi!

Islahat ve Tanzimat dönemlerinden itibaren özgürlük, eşitlik, çağdaşlık adına başlatılan batılılaşma hareketi, Meşrutiyet ilanı ve Sultan II. Abdülhamit’in tahttan indirilmesinden sonra Osmanlı Devleti’nin tamamen İttihat ve Terakki Cemiyeti yönetimine girmesiyle neticelendi.

İttihat ve Terakki Fırkasına (partisi) dönüşen Cemiyet bir dizi baskın, suikastlar, darbeler sonucu eline geçirdiği iktidarı döneminde Osmanlı Devleti’ni Siyonist plan doğrultusunda Birinci Dünya Savaşı’na sokup birçok cephede birden savaştırarak çökertti. Sonunda Sevr Anlaşmasını imzalamak zorunda bıraktırdığı koca imparatorluğu tuz-buz edip dağıttı.

Müttefiklerinin Anadolu illerini işgal ettikleri İngilizler İstanbul’u işgal ederken iktidardaki Alman yanlısı İttihat ve Terakki yöneticilerini tutuklatıp önde gelenlerini bir denizaltıya koyarak Almanya’ya sürgün ettiler…

İngiliz işgal kuvvetleri kendi işbirlikçisi muhalif İttihat ve Terakki Partilileri ise Anadolu’ya göndererek Türkiye Cumhuriyeti’ni onlara kurdurdular!

İngiltere yanlısı İttihatçılar, İttihat ve Terakki Partisi’nin Ankara Şubesi binasını kurdukları CHP’nin genel merkezi yaptılar. İttihat ve Terakki Fırkası Ankara Şubesi yazılı levha ters çevrilip üzerine Cumhuriyet Halk Fırkası Genel Merkezi diye yazıldı…

Yani, Türkiye Cumhuriyeti’ni, Osmanlı Devleti’ni yıkan İttihat ve Terakki Fırkasına mensup fakat Almancı kesime muhalif İngilizci kadro kurdu!

Alman yanlısı İttihatçılarla İngiliz yanlısı İttihatçılar arasındaki en temel fark şuydu: İngiliz yanlısı İttihatçılar Dünya Siyonizm’inin Filistin’de Yahudi Devleti kurma projesinin hayata geçirilmesinden yana idiler. Yani onlar ideolojik olarak Siyonist idi!

Alman yanlısı İttihatçılar ise Osmanlı Devleti’ni yıkarak Filistin çölünde bir Yahudi devleti kurmanın akılsızca ütopik bir ideoloji olduğunu, yapılması gerekenin; hazır ele geçirilmiş iken Osmanlı Devleti’nin ayağa kaldırılıp ABD gibi bir gizli Yahudi devleti haline getirilmesi olduğunu savunuyorlardı.

Her şey Dünya Siyonizm’inin planladığı şekilde gelişti. Siyonizm’in 20. Asrın ilk yarısında art arda çıkardığı Birinci, İkinci Dünya Savaşlarının galibi İngiltere üzerinde güneş batmayan bir imparatorluk haline getirilmişken; 1945’te yapılan Yalta Konferansında kenara itilerek kurulan Birleşmiş Milletler çatısı altında ABD ve SSCB iki kutuplu dünya düzeni temsilcisi iki partner süper güç haline getirildi.

Böylece üst üste iki dünya savaşı çıkartıp on milyonlarca insanının vahşice öldürülmesine ve şehirlerin, ülkelerin harap olmasına yol açan, 1945’te Yalta Konferansını düzenleyerek ABD ve SSCB liderliğinde iki kutuplu bir dünya düzeni ve Birleşmiş Milletler Teşkilatını kuran, aldığı ilk kararla Filistin’de İsrail Devleti’ni ilan eden güç Siyonizm idi.

Çünkü her iki savaşın askeri bakımdan galibi olan Büyük Britanya İmparatorluğu da tıpkı Avusturya- Macaristan İmparatorluğu, Osmanlı İmparatorluğu, Rus çarlığı gibi dağıtılarak önemsizleştirildi, sıradan bir krallık haline getirildi.

Yeniden Türkiye’ye dönersek; Anadolu illerinin işgaline son vererek ordularını geri çeken müttefik devletler Osmanlı bakiyesi üzerinde bir devlet kurulmasını İstanbul’u işgal eden İngilizlere bıraktılar. İngiliz işgal kuvvetleri de Lozan Anlaşması imzalanıp Cumhuriyetin ilanından kısa süre öncesine kadar Başkent İstanbul’da kaldılar!

Filistin’i de İngilizler işgal etmişlerdi… Birinci Dünya Savaşı sonunda Türkiye’de Sabetayist Yahudi azınlığa dayalı bir zümre oligarşisi kurduran İngilizler İkinci Dünya Savaşı sonunda Filistin’de İsrail Devletinin kurulmasını sağladılar. İngiltere’nin işi bitince ABD ve SSCB, iki kutuplu dünyanın iki süper gücü olarak sahneye çıkarıldı.

Böylece 20. Yüzyılın ilk yarısında Siyonizm tarafından art arda çıkartılan iki küresel savaş sonunda Türkiye ve İsrail iki Yahudi devleti olarak kuruldu ve her iki savaşın galibi Büyük Britanya İmparatorluğu da misyonu bittiği için Avusturya-Macaristan İmparatorluğu, Osmanlı İmparatorluğu ve Rus Çarlığı gibi sona erdirilen imparatorluklar arasındaki yerini alıp tarih oldu.

Dünya Siyonizm’i Türkiye’de kurmayı planladığı Sabetayist zümre oligarşisinin ilelebet payidar kalabilmesi için birtakım köklü tedbirler aldı…

Önce Osmanlı Toplumunun en etkin ve kadim Hristiyan toplumu olan Ermeniler İttihatçı yönetim tarafından Tehcir Yasası çıkartılıp yerleri değiştirilerek Anadolu’dan temizlendi. Daha o zaman kurulacak müstakbel Türkiye Cumhuriyeti’nin sınırları belli edilmiş olmalı idi; çünkü Ermeniler bu sınırlar dışında kalan Osmanlı Devleti topraklarına yerleştirildiler!

Daha sonra Mübadele Anlaşması ile de Anadolu’daki 2,5 milyon Hıristiyan Rum nüfus Yunanistan’a zorla göç ettirilerek karşılığında Selanik ve Balkanlardaki Sabetayist Yahudi nüfus Müslüman diye 500 bin kişi getirilerek iskân ettirildi.

Böylece Hıristiyan Batı ve Ortodoks Rusya tarafından sahiplenilip kollanması söz konusu olan Anadolu’daki iki kadim Ortodoks Hristiyan toplum yerleri değiştirilerek Türkiye’nin sınırları dâhilindeki tek dini azınlık olarak Sabetayist Yahudiler bırakıldı.

İslam Âleminin başı olan Osmanlı Devleti yıkılıp hilafet ortadan kaldırıldığı için Müslüman çoğunluk işgal altındaki İslam toplumlarından destek alamayıp sahipsiz kalacağından çok fazla sorun oluşturamazdı.

Türkiye’deki büyük Müslüman çoğunluğun paryalaştırılıp asimile edilmesi için de haham Haim Nahum Planı uygulandı…

Bu planın gereği olarak büyük Müslüman çoğunluk devletten, siyasetten, ekonomiden, sosyal ve kültürel hayattan dışlanarak önceleri kırsal alanda, oralarda tutulamayınca da şehir varoşlarında yaşamaya mahkûm edildi.

Anadolu halkına parasız sunulan tek sağlık hizmeti (!) nüfus planlamasına ilişkin önlemler olmasına rağmen artan nüfus kırsal alana ve şehir varoşlarına da sığmayınca Avrupa’ya köle işçi olarak ihraç edildiler. Böylece zümre oligarşisinin döviz ihtiyacı da karşılanır hale geldi!

Türkiye Cumhuriyeti’nin tüm kurum ve kuruluşları Sabetayist zümre oligarşisinin ilelebet payidar kalmasına yönelik dizayn edildi. Tüm kurumlar, kuruluşlar, sektörler Sabetayist Yahudi aileler arasında bölüşülerek örtülü bir oligarşik düzen oluşturuldu.

Bu yüzden her taşın altında bir Yahudiçıkıyor sözü deyim haline geldi. Buna karşın her taşın altında Yahudi aramak da suçlayıcı bir deyim haline getirilerek karşı savunmanın argümanı olarak kullanılır oldu.

Bugün Suriye’deki küçük Nusayri toplumu nasıl ki % 90 Sünni çoğunluk üzerine oligarşik bir dikta rejimi kurduysa; Baas partilerinin prototipi olan CHP İttihatçı Sabetayist Yahudi azınlığa dayalı bir oligarşik yönetim oluşturarak Türkiye’deki % 99 Müslüman çoğunluğu tahakküm altına alan Jakoben bir cumhuriyet kurdu.

Devleti, toplumu, ülkeyi oluşturan her türlü kurum, kuruluş ve yapılanmanın bu jakoben rejimi koruma, kollama, ilelebet sürdürme amaçlı kurulup dizayn edilişine özetle birkaç örnek verelim…

Türk Silahlı Kuvvetleri’nin asli misyonu, irtica ile yaftalanan İslam’ı ebedi tehdit ve tehlike olarak görüp Sabetayist zümre oligarşisini ve dayandığı resmi ideolojiyi koruyup kollama şeklinde belirlendi…

Millî Eğitimin temel amacı Müslüman Milletin çocuklarını resmi ideoloji öğretisi ile eğitip tek tip vatandaş yetiştirerek çağdaşlık adına dininden uzaklaştırması, paganlaştırması ve asimile etmesiydi…

Üniversitelerin asıl misyonu da resmi ideolojiye bağlı, İslam’dan uzaklaştırılmış, dinden soyutlanmış, tornadan çıkmış tek tip kadrolar yetiştirip ülke yönetiminde görev almaları için skolastik bir eğitim vermekti…

Medya, sinema ve tiyatro sektörlerinin görevi ise çağdaşlık adına din düşmanlığı, ateist propaganda yapmak, milletin kutsal değerleri ile alay etmek, halkı aşağılamak, horlamak ve tek yönlü bir kamuoyu oluşturmaya yönelik sürekli propaganda yürüterek azınlıkçı zümre oligarşisinin büyük Müslüman çoğunluk üzerindeki tahakkümünün sürgit devam etmesi için psikolojik savaşın parçası olmaktı.

Türk Silahlı Kuvvetleri’nde bu yüzden dinine bağlı, ibadetlerini yerine getiren inançlı Müslüman subaylar fişlenerek, sistematik şekilde terfi ettirilmeyerek, emekliye sevk edilerek, ordudan atılarak resmi ideolojiye bağlı tek tip bir kadro oluşturmaktı.

Özellikle Yahudi kökenli Sabetayist unsurlar generalliğe terfi ettirilip komuta kademeleri onlardan oluşturuluyordu. Böylece İsrail’in güvenliğini ve bekasını Türkiye’ninkinden çok da öncelikli tutan bir zihniyet Türk Silahlı Kuvvetleri’ne hâkim oluyordu.

Türkiye’deki köklü üniversiteleri zaten Nazi yönetimi sırasında Almanya’dan kaçan bilim adamları kurdular ve yönettiler. Yahudi kadroların yetişmediği durumlarda da masonları atayarak eksiği tamamlamaya çalıştılar. Sabetayist Yahudilerin yetişemediği durumlarda masonlarla eksikleri doldurmak temel kural olarak her sahada ve tüm kurumlarda geçerli bir yöntemdi.

Medya sektörü tamamen Sabetayist ailelere emanet edildi. Başkalarının, özellikle de Müslümanların bu sahada faaliyet yapmaları engelleyici rekabetle imkânsızlaştırıldı.

12 Eylül 1980 öncesinde tek merkezden yönetilen ve adına beşibiryerde denilen gazeteler baron patronlar Haldun ve Erol Simavi kardeşlerin uhdesine verilmişti. Hürriyet’i kuran babaları Sedat Simavi Selanik göçmeni bir Sabetayist ailenin çocuğuydu.

Yeşilçam ile simgelenen sinema sektörü Rüçhan Adlı adlı bir başka Sabetayist Yahudi’nin patronluğuna, daha doğrusu baronluğuna bırakılmıştı.

Tiyatro sektörüne de tamamen Sabetayist Yahudi aileler hâkimdi.

Bu yüzden basın, sinema, tiyatro tamamen İslam düşmanlığı temelinde dayanışma içinde yıkıcı, aşağılayıcı, dışlayıcı, itibarsızlaştırıcı propaganda yapılarak Müslüman çoğunluğun paryalaştırılması ve asimilasyonu için dayanılmaz soğuk savaş yöntemleri kullanılıyordu…

Bu durum, 12 Eylül 1980 sonrası bu Sabetayist yapılanmalar dağıtılarak önemli ölçülerde düzeltilmiş olsa da son yıllara ve yakın zamana kadar yıkıcı etkisini sürdürdü. Büyük kısmı havlu atmış olsa da hala inatla sürdürenler de az değil.

İşte Erbakan’ın başlattığı Millî Görüş hareketi; Osmanlı Devleti’ni önce ele geçiren, sonra dağıtıp yerine Türkiye Cumhuriyeti’ni bir gizli Yahudi devleti olarak kurmuş olan Dünya Siyonizm’in uzantısı Sabetayist zümre oligarşisi karşısında rövanş mücadelesi olarak yola çıktı.

Erbakan, Sabetayist Yahudilerin ordu içerisinde kurdukları İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin sivil siyasetteki uzantılarının Osmanlı Devleti’ni ele geçirdiği yöntemlerin aynısını kullanıp Türkiye Cumhuriyeti’ni 40 yıllık bir mücadeleden sonra ele geçirmeyi ve yetiştirdiği siyasi kadrolarını iktidar yapıp yönetime getirmeyi başardı.

Erbakan zaten bir seminerde stratejisini şöyle ifade etmişti: Siyonizm hangi yollardan ve yöntemlerden hareketle Osmanlı Devleti’ni yıkıp Türkiye Cumhuriyeti’ni bir gizli Yahudi devleti olarak kurduysa; biz de aynı yol ve yöntemlerle ülkemizi ele geçirerek bu rejimi tepeden tırnağa değiştireceğiz ve Yeniden Büyük Türkiye’yi kuracağız.

Erbakan tıpkı İttihat ve Terakki Cemiyeti gibi Millî Görüş’ü, önce Türk Silahlı Kuvvetleri’nin içerisinde bir millî derin devlet oluşturduktan sonra toplumsal temelde siyasi partiler şeklinde örgütleyip yapılandırdı.

Millî Görüş partilerinin içine Sabetayist zümre oligarşisinin provokatör ajanları sokulduğu için; Erbakan önce 12 Eylül 1980 sonrasında kendisinden ayırılıp ANAP’ı kuran Turgut ve Korkut Özal kardeşlere dolaylı destek sağlayıp yanındaki işbirlikçileri baypas etti.

Turgut Özal Köşk’e çıktığında ANAP Mesut Yılmaz’ın yönetimine geçince Erbakan Refah Partisi’ni harekete geçirip birinci parti yaptı ve Refah-Yol koalisyonu ile 54. Hükümeti kurdu, Başbakan oldu.

Böylece iktidar olup hedef haline gelmesi üzerine kollanan fırsat doğunca; karşı taraf da Başbakan Erbakan’a yönelik 28 Şubat 1997 post modern darbe sürecini başlattı…

Ancak Erbakan buna çoktan hazırlıklıydı. Süreci son derece demokratik şekilde sükûnetle yönetip şık bir manevra ile de Başbakanlığı bırakıp hükümeti muhaliflerine devretti…

Daha sonra da millî derin devlet aracılığıyla 28 Şubatçıları sermaye, medya, siyaset, sivil toplum kuruluşları ve devlet kademelerinden tasfiye etme sürecini başlattı…

Yalnız 5 yıl sonra 3 Kasım 2002 Genel Seçiminde post modern darbenin hedefindeki Millî Görüş’ün kadroları tarafından kurulan AKP tek başına iktidar oldu ve ondan bu yana da 3 dönemdir oylarını arttırarak iktidarda Türkiye’yi yönetiyor…

Erbakan 12 Eylül sonrasında Millî Görüş partilerine yerleştirilen işbirlikçileri baypas edip dolaylı şekilde ANAP’ı desteklediği gibi; 28 Şubat 1997 sonrasında da yine baypas ederek AKP’yi dolaylı şekilde destekledi…

En son yapılan 12 Haziran 2011 Genel Seçimi öncesinde de Numan Kurtulmuş’u Saadet Partisi’nin başından uzaklaştırıp AKP’nin oylarının bölünmesini önleyerek rekor düzeyde artmasını sağladı. Erbakan Türkiye’yi ANAP iktidarında ekonomik, AKP iktidarında siyasi değişim ve dönüşüme uğrattı.

AKP iktidarında Sabetayist zümre oligarşisi tüm devlet kurum ve kuruluşlarından tasfiye edilerek Ergenekon derin devlet unsurları yargı önüne çıkartılmaya başlandı. Son dönem iktidarında ise artık zümre oligarşisi statükosu bütünüyle hızlı bir şekilde tasfiye sürecine girmiş durumdadır.

Resmi ideolojiye dayalı hile rejimi ve köle düzeni tarafından geçmişte Müslüman Millete karşı yürütülen zorbalıkları, baskıları, dayatmaları, komploları çarpıcı belgeleriyle bir bir açıklayan Başbakan Erdoğan hızlı bir tasfiye sürecini başlatmış bulunuyor…

İşte bu hızlı tasfiye hareketine karşı Sabetayist zümre oligarşisinin son kalıntıları olarak İstanbul Şehir Tiyatroları unsurları ortalığa dökülüp yaygara koparmaya çalıştılar ama sökmedi, bu aksine sonlarının başlangıcı oldu. Başbakan Erdoğan tiyatroları özelleştirip bu fesat yuvalarının çanlarına ot tıkmak üzere harekete geçildiğini açıkladı.

Halktan ve toplumdan kopmuş, fosilleşmiş bir pozitivist inkârcı kesimi devlet kesesinden eğlendirmekten başka bir işe yaramayan bu sözde sanatçı tufeyli takımı artık, tiyatroların özelleştirilmesi halinde melanetlerini sergileme şansı bulamayacaktır.

İşte bir yönetmelik değişikliğini bahane edip bir kaşık suda malum medyanın da katkısı ile fırtınalar koparan protestocu tiyatrocuların bildirisi. Kendi ağızlarından en iyi ne mal olduklarını gösteren kendi beyanları…

''Türkiye ve dünya kamuoyuna!

Herşeyin farkındayız.

1914'ten beri ehil ellerde olan İstanbul Şehir Tiyatrosu göz göre göre ehlileştirilmeye çalışılıyor.

Dünyada -herhalde- ilk kez bir tiyatro, tiyatro insanlarından arındırılıyor.

Sanatın içinden sanatçı kovuluyor.

Tüm bunlar sanatı ve sanatçıyı hizaya sokma ve halkın gözünde küçük düşürme gayretleridir.

Bilinsin; gerçekleri eğip bükerek hiç kimse sanat ve sanatçı ile halkın arasına nifak sokamaz.

Hedefin ne olduğunu görüyoruz. Özgür düşünceden korkmayan herkes görüyor.

Çok sesliliği tek bir notaya dönüştürecek olan "muhafazakar sanat" gibi söylemler, demokratikleşme diye sunuluyor. Sanatsal yaratı, siyasi iradeye teslim ediliyor.

Oysa sanat ve demokrasi, hiçbir siyasi iradenin faydacı beklentilerine göre yeniden tarif edilemez. Seçilmişlerin asıl görevi, sanata, ihtiyacı olan özgür ortamı sağlayacak altyapıyı oluşturmaktır. Onlar, bunu sadece sanatçı için değil, öncelikle halk için yapmak zorundadır. Eğer yapmazlarsa, sanat sessiz kalmaz.

Sessiz kalmayacağız.

Öncelikle, dayatılan yeni yönetmeliğe karşı hukuki zeminde hakkımızı arayacağız. 100 yıllık Şehir Tiyatrosu mirasını her zeminde savunacağız. Ustalarımıza, İstanbul seyircisine ve gelecek kuşaklara karşı üstlendiğimiz bu sorumluluğu ülkemizdeki ve dünyadaki tüm sanat emekçileri ile paylaşıyoruz.

Hedefimiz, çağdışı yönetmelik dayatmaları yerine, çağdaş ve özerk bir İstanbul Şehir Tiyatrosu yasasıdır.

Ülkemize, değerli sanat kurumlarımıza, sanatçılarımıza ve halkımıza yaraşacak olan budur.

Karanlığa ve karanlığın getireceği korkuya karşı birlikte direneceğiz.

Sayın Belediye Başkanı'nın bir canlı yayında kurum sanatçılarına yönelik sunduğu öneriyi düstur kabul ediyoruz:

Herkes kendi işini yapsın!

Bizim işimiz tiyatro.

Korkuya karşı özgür tiyatro!

Korkuya karşı özgür sanat!''

"Herkes kendi işini yapsın"

Görüldüğü gibi bildiri, zümre oligarşisinin karanlık okült zihniyetini tanıyanlar için her şeyini gözler önüne seriyor. Devlet kaynakları ile beslenen bu tufeyli güruh; devlete, millete, topluma yönelik her türlü karalama, alay, aşağılama, küfür, hakaret ve saldırı için sınırsız özgürlük ve de dokunulmazlık istiyor…

Büyük Müslüman çoğunluk üzerindeki Sabetayist Yahudi azınlığın tahakkümünün sürgit devam ettirmesi için yapılandırıp dizayn edilen Siyonizm’in uzantısı hile rejimi ve köle düzeninin mikrop taşıyıcısı sivrisinekler üreten ve el atılmayı bekleyen, kurutulması gereken sanırız son bataklığı bu şehir tiyatrolarıdır.

Başbakan Erdoğan bu küfür ve inkâr bataklığının da kurutulacağının müjdesini Müslüman Millete vermiş bulunuyor. 4+4+4’ ten sonra bu muzır tufeyli takımının tasfiye edilmesi doğrusu pilav üstü gibi bir şey olacak.

Sayı: 706

03 May 2012 - 00:59 - Manşet


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak El-Aziz Gazetesi Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan El-Aziz Gazetesi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler El-Aziz Gazetesi editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı El-Aziz Gazetesi değil haberi geçen ajanstır.




Anket Yeni sitemizi nasıl buldunuz?